Merhaba, ben Serhat Engül.
İstanbul’da yaşayan lisanslı turist rehberi ve yazarım. Yirmi yılı aşkın süredir bu şehrin tarihini anlatıyor, sokaklarında yürüyor ve geçmişten bugüne kalan izlerin peşinden gidiyorum.
Zamanla şunu fark ettim:
İstanbul’un tarihi yalnızca büyük yapılar, hükümdarlar, savaşlar ve tarihlerden oluşmuyor.
Eski bir seyahatnamenin birkaç satırında, bir kronikte, bir mektupta, bir hatıratta ya da bugün önünden fark etmeden geçtiğimiz bir taşın çevresinde bazen koca bir insan hikâyesi beliriyor.
İstanbul Hikâyeleri, eski kaynaklarda anlatılan ve şehrin sokaklarında izleri kalan bu insan hikâyelerini araştırır ve yeniden anlatır.
Bizans’tan Osmanlı’ya ve İstanbul tarihinin başka dönemlerine uzanabiliriz. Çünkü burada yolu dönem değil, anlatılmaya değer hikâye gösterir.
Merkezde ise hep aynı üç şey vardır:
İstanbul. Kaynak. İnsan.
Gerçek hikâyeler kaynaklarına dayanır; kurgu her zaman açıkça belirtilir. Her hikâyenin sonunda, kaynaklarını ve tarihsel belirsizlikleri gösteren bir “Bu Hikâyenin Ardındaki Tarih” bölümü yer alır.
Tarih İnsanla Hatırlanır
Bir şehrin tarihini yalnızca yukarıdan anlatınca geriye çoğu zaman hükümdarlar, savaşlar ve büyük tarihler kalır.
Biraz yaklaştığımızda başka insanlar görünmeye başlar.
Uzak bir ülkeden Konstantinopolis’e gelen bir hacı, saray protokolüne öfkelenen bir elçi, verdiği sözü geri almaya çalışan bir adam, bir yangından kaçan aile ya da gördüklerini evine yazan bir seyyah…
Bazen insanı geçmişe yaklaştıran şey büyük olayın kendisi değil, içindeki küçük ayrıntıdır.
Bir koku. Bir korku. Bir pazarlık. Bir dua.
Birinin yüzyıllar önce görüp anlatmaya değer bulduğu tuhaf bir şey.
İstanbul Hikâyeleri biraz da bu ayrıntıların peşinden gider.
Çünkü tarih, insanın başına geldiğinde hikâyeye dönüşür.
Buradan Başlayabilirsiniz: Arculf

Bu projenin ne yapmaya çalıştığını görmenin en iyi yollarından biri Arculf’un hikâyesi.
Arculf, yedinci yüzyılda Konstantinopolis’te aylar geçiren Batılı bir piskopostu.
Bugün ondan Ayasofya’yı, Hipodrom’u ya da Büyük Saray’ı anlatmasını bekleyebiliriz.
Ama Arculf başka bir Konstantinopolis gördü.
Yuvarlak planlı bir kilisede, İsa’nın Haçı’ndan kaldığına inanılan üç küçük ahşap parçanın saklandığı kutsal emaneti gördü ve Haç’ı öptüğünü anlattı. Şehrin kuruluşuna dair, bir gece kaybolan inşaat aletlerinin denizin karşı yakasında bulunmasıyla başlayan efsaneyi dinledi.
Aziz Georgios hakkında da tuhaf hikâyeler duydu.
Bunlardan biri Konstantinopolis’te değil, Filistin’deki Diospolis’te geçiyordu. Arculf oradaki mermer sütunu kendisinin de gördüğünü, taş üzerindeki izlere on parmağını soktuğunu söyledi.
Arculf bütün bunları yazmadı.
Anlattı.
Yıllar sonra Iona Adası’nda Adomnán adlı bir başrahip onu dinledi; söylediklerini önce tabletlere, ardından parşömene geçirdi.
Böylece bir insanın gördüğü şehir, başka bir insanın kaleminden bize ulaştı.
Arculf’un Konstantinopolis’i bizim beklediğimiz şehir değildi.
Tam da bu yüzden değerliydi.
İstanbul herkese aynı hikâyeyi anlatmaz.
Arculf — Şehrin Seçildiği Gece, İstanbul Hikâyeleri’nin kaynakla anlatı arasında kurmaya çalıştığı ilişkinin ilk örneklerinden biri.
Arculf ile Başlayın
Yedinci yüzyıldan bir gezginin gözünden Konstantinopolis’e; kutsal emanetlerin, efsanelerin ve unutulmuş hikâyelerin arasına girin.
Arculf’un Hikâyesini OkuyunÖnce Kaynak, Sonra Hikâye
Buradaki hikâyeler araştırmayla başlar.
Mümkün olduğunda döneme yakın kaynaklara gideriz: seyahatnamelere, kroniklere, mektuplara, aziz yaşamlarına, elçilik raporlarına, hatıratlara ve başka tarihsel metinlere.
Sonra modern araştırmanın ne söylediğine bakarız.
Kaynak olaya ne kadar yakın? Anlatılan şey bir görgü tanıklığı mı, rivayet mi, efsane mi, propaganda mı? İki kaynak birbirinden farklı şeyler mi söylüyor? Bugün neyi biliyoruz, neyi yalnızca tahmin ediyoruz?
Bütün bunlar hikâyenin üzerinde durduğu zemini oluşturur.
Sonra başka bir çalışma başlar:
Malzemenin içindeki yaşayan hikâyeyi bulmak.
Sahneyi kurmak, doğru ayrıntıyı seçmek, okurun ya da dinleyicinin kaybolmayacağı bir ritim oluşturmak; araştırma sırasında bulunan her bilgiyi ana metne yığmadan geçmişi yaşayan insanların dünyasını anlaşılır hâle getirmek.
Ama geçmiş bize her zaman temiz ve eksiksiz ulaşmaz.
Bir yazar duyduğu bir hikâyeyi aktarabilir. Bir efsane tarihsel olayla birbirine karışabilir. Bir yapının nerede olduğunu artık bilemeyebiliriz. İki kaynak aynı olayı farklı biçimde anlatabilir.
Bunları gizlemiyoruz.
Bizim görevimiz boşlukları gizlemek değil; nerede sağlam zeminde durduğumuzu bilerek, o zeminin üzerinde iyi bir hikâye anlatmak.
Bu yüzden ana anlatının akışını bozacak kaynak tartışmaları, tarihlendirme sorunları ve önemli belirsizlikler sona bırakılır.
Orada “Bu Hikâyenin Ardındaki Tarih” bölümü başlar.
Amaç akademik bir makaleyi hikâye gibi göstermek değildir.
Kurmacayı tarih gibi sunmak da değildir.
Tarihsel omurga sağlam kalır; anlatı onun üzerinde nefes alır.
Bizans’tan Osmanlı’ya, Ama Hep İstanbul’a
İstanbul Hikâyeleri belirli bir dönemle sınırlı değil.
Bir hikâye yedinci yüzyıldan gelebilir, bir başkası on altıncı yüzyıldan, sonraki on dokuzuncu yüzyılda geçebilir.
Bir gün Bizanslı bir hacıyı izleriz; başka bir gün Osmanlı sarayına gelen bir elçiyi. Bazen ünlü bir kişinin ayrıntılı anlatısı çıkar karşımıza, bazen birkaç satırda görünüp yeniden sessizliğe karışan sıradan biri.
Gerçek Gezginler bu yollardan biri.
Hayalî Gezginler başka biri.
Hayalî hikâyelerde kurgu açıkça belirtilir; tarihsel zemin ile hayal edilen unsurlar birbirine karıştırılmaz.
Zamanla bir yangının, kaybolmuş bir yapının, bir saray olayının ya da eski bir belgede kısa süre görünen insanın hikâyesi de bu dünyaya girebilir.
Dönemi değil, hikâyeyi takip ederiz.
Ama bütün yollar sonunda aynı şehre çıkar.
İstanbul’a.
Kitaptaki Şehir ile Sokaktaki Şehir Arasında
Bu hikâyeleri yazarken benim için önemli bir avantaj var:
Araştırdığım şehir aynı zamanda içinde yaşadığım ve yıllardır rehberlik yaptığım şehir.
Bazen sabah eski bir metinde okuduğunuz yerin öğleden sonra önünden geçebilirsiniz.
Bazen yapı hâlâ ayaktadır. Bazen yalnızca bir sütun, bir duvar parçası ya da birkaç taş kalmıştır. Bazen hiçbir şey görünmez; ama sokağın yönü, tepelerin biçimi ya da iki nokta arasındaki mesafe eski bir anlatıyı başka türlü düşünmenize neden olur.
İstanbul’da rehberlik yapmak bana tarihin yalnızca bilgiyle akılda kalmadığını öğretti.
İnsanlar çoğu zaman bir yapının tarihini değil, o yapının içinde yaşamış insanın hikâyesini hatırlıyor.
Bir mekânın arkasında bir insan belirdiğinde şehir de değişiyor.
Taş, yalnızca taş olmaktan çıkıyor.
İstanbul Hikâyeleri’nin doğuşunda bu düşüncenin önemli bir payı var.
Benim İstanbul’la, tarihle ve hikâye anlatmakla kurduğum ilişkinin daha uzun hikâyesini Hakkında sayfasında okuyabilirsiniz.
İstanbul Hikâyeleri’nin Ardındaki Hikâye
Serhat Engül’ün İstanbul’a, tarihe ve hikâye anlatıcılığına uzanan yolculuğunu; projenin nasıl doğduğunu ve hangi düşünceyle yazıldığını keşfedin.
İstanbul Hikâyeleri ve Serhat Engül HakkındaAynı Araştırmadan İki Ayrı Hikâye
İstanbul Hikâyeleri’nin bazı araştırmaları İngilizce kardeş proje ByzantineStories.com ile ortaktır.
Özellikle Bizans dönemine ait bir konu iki sitede de anlatılabilir.
Fakat Türkçe ve İngilizce metinler birbirinin çevirisi değildir.
Tarihsel omurga aynıdır: kişi, yer, zaman, olay ve kaynakların izin verdiği kesinlik değişmez.
Anlatının sesi ise değişebilir.
Çünkü her dil geçmişle başka türlü konuşur.
İstanbul Hikâyeleri kendi Türkçesiyle, kendi ritmiyle ve bugünkü İstanbul’a daha yakın duran sesiyle yazılır.
Çalışma Biçimi Hakkında Bir Not
Yapay zekâ araştırma, taslak, düzenleme ve görsel üretim süreçlerinde yardımcı bir araç olarak kullanılır. Yayımlanan her hikâye kaynaklarıyla karşılaştırılarak denetlenir, düzenlenir ve Serhat Engül tarafından onaylanır.
İstanbul yüzyıllardır aynı yerde duruyor.
Ama ona bakan insanlar değişiyor.
Her çağ başka bir şehir görüyor; her insan başka bir ayrıntıyı hatırlıyor.
Burada onların izlerini takip edeceğiz.
Şehrin insanlara anlattığı hikâyeleri.
İstanbul Hikâyeleri’ne hoş geldiniz.
Serhat Engül
Lisanslı Turist Rehberi & Yazar
İstanbul