Arculf ve Konstantinopolis: Şehrin Seçildiği Gece

Gerçek Gezginler I

Konstantinopolis, 7. yüzyılın sonları

Bu hikâye, 7. yüzyılda Konstantinopolis’i ziyaret eden Arculf adlı bir piskoposun anlattıklarından ve Iona Başrahibi Adomnán’ın bu anlatıları başka kaynaklarla birleştirerek kaleme aldığı De Locis Sanctis adlı eserden yola çıkılarak yazılmıştır.

İskenderiye artık gerideydi.

Arculf uzun zamandır Doğu’daydı. Filistin’in kutsal yerlerinde dolaşmış, Suriye ve Mısır yollarından geçmiş, İskenderiye’den denize açılıp Girit’e varmıştı. Oradan kuzeye yöneldi.

Bir gün şehir göründü.

Deniz boyunca uzanan surların uzun taş çizgisini kuleler kesiyordu. Arkalarında büyük evler yükseliyordu; Adomnán yıllar sonra bunlardan bazılarının Roma’daki evler kadar görkemli olduğunu yazacaktı.

Konstantinopolis.

Yapay zekâyla üretilmiş temsilî görsel: Piskopos Arculf'un gemisi denizden, deniz surları ve kuleleriyle çevrili Konstantinopolis'e yaklaşıyor.

Arculf Galya’dan gelmişti. Onun geldiği Batı’da eski Roma’nın siyasal dünyası çoktan parçalanmıştı. Buradaysa imparatorluk henüz geçmiş zaman değildi. Bir Roma imparatoru hâlâ hüküm sürüyor, ordular onun adına yürüyor, denizlerin arasındaki bu şehir koca bir dünyanın merkezi olmaya devam ediyordu.

Adomnán, uzak Iona adasında Arculf’un hikâyesini kaleme alırken şehri çok sade bir ifadeyle tarif edecekti:

Roma İmparatorluğu’nun metropolü.

Arculf birkaç gün kalıp yoluna devam etmedi. Paskalya geldiğinde şehirdeydi; bahar geçti, yaz geçti, sonbahar geldi. Günler kısalıp Noel yaklaşırken Galya’dan gelen bu yabancı piskopos hâlâ Konstantinopolis’teydi.

Bir şehirde aylar geçirince yalnızca yollarını öğrenmez insan.

Bir süre sonra hikâyelerini de duymaya başlar.


Konstantinopolisliler şehirlerinin neden tam burada kurulduğunu Arculf’a şöyle anlatmışlardı.

Büyük Konstantinos yeni başkentini başlangıçta denizin Asya tarafında kurmaya başlamış. Her yandan işçiler getirilmiş, para toplanmış, zanaatkârların aletleri bir araya yığılmış.

Bir gece kamp uykuya dalmış.

Sabah olduğunda ortalık birbirine girmiş.

Bütün aletler kayıpmış.

Kaygılı işçiler imparatorun karşısına çıkmışlar. Konstantinos onlara başka bir şeyin eksilip eksilmediğini sormuş.

Hayır.

Yalnızca aletler.

Bunun üzerine denizin iki yakası da aranmaya başlanmış. Çok geçmeden haber gelmiş: aletler bulunmuştu.

Ama bırakıldıkları yerde değil.

Suyun öte yanında, Avrupa tarafında; iki denizin arasına uzanan topraklarda tek bir yığın hâlinde duruyorlarmış.

Konstantinos kimsenin onlara dokunmamasını emretmiş.

Sonra borazanlar çalmış.

İnsanlar toplanmış, gemiler hazırlanmış. Hikâyeyi anlatanlara göre imparator artık işareti anlamıştı: şehir yanlış yerde kuruluyordu. Tanrı, aletleri öte yakaya taşıyarak kendi istediği yeri göstermişti.

İşçiler gemilere binmişler.

Karşıya geçmişler.

Ve inşaata yeniden başlamışlar.

Büyük Konstantinos’un üzerinden üç yüzyıldan fazla zaman geçmişti. Buna rağmen Konstantinopolis halkı kendi şehrinin doğumunu hâlâ böyle anlatıyordu.

Belki şehirler de insanlar gibidir. Yeterince uzun yaşadıklarında yalnızca geçmişleri olmaz; geçmişleri hakkında anlattıkları hikâyeler de olur.

Konstantinopolis artık sadece Konstantinos’un kurduğu başkent değildi.

Seçilmiş şehirdi.


Fakat Arculf’un şehirde karşılaştığı şeylerden biri, Konstantinopolis’in kendisinden çok daha eskiydi.

Bir parça ahşap.

Başkentte yuvarlak planlı, taştan büyük bir kilise vardı. Bugün bu yapının hangi kilise olduğunu güvenle söyleyemiyoruz. İçeride üç küçük ahşap parça saklanıyordu; Hristiyanlar bunların İsa’nın çarmıha gerildiği Haç’tan kaldığına inanıyordu.

Emanet yıl boyunca kapalı tutulurdu.

Paskalya zamanı geldiğinde ise üç gün boyunca ortaya çıkarılırdı.

Kutsal Perşembe günü önce imparator ve askerleri gelirdi. Sandık açılır, içindeki kutsal ahşap altın bir sunağın üzerine konurdu.

İmparator öne çıkardı.

Roma dünyasının hükümdarı başını eğer, Haç’ı öperdi.

Ardından askerler rütbelerine ve yaşlarına göre sırayla yaklaşırdı.

Ertesi gün kadınların günüydü: imparatorluk hanesinin kadınları, şehrin saygın kadınları ve diğerleri.

Kutsal Cumartesi günü piskopos gelir, ardından ruhban sınıfı yaklaşırdı.

Adomnán onların emanete korku ve titreyiş içinde yaklaştığını yazar.

Arculf da oradaydı.

Haç’ı gördüğünü söyledi.

Ve öptüğünü.

Sonra anlatı, insanı bunca zaman sonra bile durup düşündüren bir ayrıntıya gelir.

Sandık açıldığında kilisenin içine güzel bir koku yayıldığı söylenirdi. Öyle bir koku ki, sanki bütün çiçeklerin kokusu tek bir yerde toplanmıştı.

Ahşabın budaklarından yağa benzeyen hoş kokulu bir sıvının sızdığına inanılıyor, küçücük bir damlasının bile hastalara şifa verdiği anlatılıyordu.

Bugünden bakınca bütün bunları birbirinden ayırmak kolaydır: tarih bir tarafta, inanç öte tarafta, mucize anlatıları başka bir yerde.

Arculf’un dünyasında sınırlar böyle değildi.

Kutsal olan yalnızca düşünülen bir şey değildi. Kokusu, dokusu, ağırlığı vardı. Ona yaklaşılabiliyor, el sürülebiliyor, öpülebiliyordu.

Ve bütün o altınların, rütbelerin, orduların üzerinde duran bir düzenin en başındaki adam, birkaç parça ahşabın önünde başını eğiyordu.


Arculf yalnızca gördüklerini anlatmadı.

Dinledi de.

Konstantinopolis’te tanıştığı bilgili insanlar ona Aziz Georgios hakkında hikâyeler anlattılar.

İlk hikâyenin geçtiği yer başkent değildi; Filistin’deki Diospolis’ti.

Orada mermer bir sütunun üzerinde Georgios’un tasviri varmış. İnsanların anlattığına göre aziz, zulüm gördüğü günlerde bu sütuna bağlanmış ve dövülmüş.

Bir gün atlı bir adam içeri girmiş.

Tasvirin kim olduğunu sormuş.

Georgios, demişler.

Adam öfkelenmiş, mızrağını kaldırıp tasvire saplamış.

Sonra mermer, mermer gibi davranmamış.

Mızrağın ucu taşın içine, yumuşak kara saplanır gibi gömülmüş.

Silah çıkmamış.

Tam o sırada adamın atı yere yığılıp ölmüş. Süvari düşerken ellerini sütuna dayamış.

Parmakları mermere gömülmüş.

Onu da taş bırakmamış.

Adam ellerini çekmeye çalışmış ama kurtaramamış. Korku sonunda öfkesinin yerini almış. Gözyaşları içinde Tanrı’ya ve Georgios’a yalvarmış; tövbe etmiş.

Ellerini kurtarmış.

Ama izler kalmış.

İnsanlar atın kanının döküldüğü yerin de hiçbir şekilde temizlenemediğini anlatıyorlarmış.

Buraya kadar bir aziz hikâyesi.

Sonra Arculf küçük bir ayrıntı ekler.

Sütunu kendisinin de gördüğünü söyler.

Üstelik yalnızca uzaktan bakmamıştır.

Kendi ellerini kaldırdı, on parmağını mermerdeki izlere soktu.

Köklerine kadar.

Aradan bunca zaman geçtikten sonra o sütunda gerçekten ne vardı, hangi fiziksel iz hangi hikâyeyle birleşti, bunu ayırmamız mümkün değil.

Arculf’un dünyasında böyle bir ayrım zaten yoktu.

Taş hikâyeyi taşıyordu.

Hikâye de taşa anlam veriyordu.


Georgios hakkında anlatılan ikinci hikâye daha az ürkütücüydü.

Hatta insanı hafifçe gülümseten bir tarafı vardı.

Bir adam Diospolis’ten tehlikeli bir yolculuğa çıkacakmış. Gitmeden önce Georgios’un tasvirinin önüne gelmiş ve bir adakta bulunmuş.

Kendisiyle atı sağ salim geri dönerse hayvanı azize verecekmiş.

Öyle sıradan bir attan da söz etmiyordu.

Atını çok seviyordu.

Adomnán biraz daha ileri gider: adam hayvanı altından bile çok seviyormuş.

Yolculuktan sağ salim dönmüş.

At da dönmüş.

Sonra sıra verilen sözü tutmaya gelmiş.

Adam Georgios’un tasvirinin önüne yirmi altın bırakıp dışarı çıkmış. Atına binmiş.

Hayvan kımıldamamış.

Geri dönmüş.

On altın daha.

Yine denemiş.

At yine yürümemiş.

Bir on altın daha bırakmış.

Sonra bir on daha.

Bir on daha.

Adam azizle at arasında gidip geldikçe yerdeki para artmış, sonunda altmış altına ulaşmış.

At hâlâ aynı yerdeymiş.

Belli ki adamın altınlarından çok atına bağlı olduğu yalnızca kendisinin bildiği bir sır değildi.

Sonunda işin aslını anlamış.

Altmış altını orada bırakmış.

Üstüne, başta söz verdiği atı da vermiş.

Ancak bundan sonra hayvan yürümüş.

Adomnán hikâyenin sonunda kutsal metinlerden bir ders çıkarır: Tanrı’ya adanan şey öyle kolayca geri alınmaz.

Konstantinopolis’te hikâyeyi dinleyenler acaba bunu nasıl anlatıyordu, bilmiyoruz.

Ama insanda kalan his daha sade:

Aziz Georgios pazarlık bilmezmiş.


Arculf’un duyduğu bütün hikâyeler bu kadar gülümsetici değildi.

Konstantinopolis’te küçük bir Meryem ikonundan da söz ediliyordu. Bu anlatının üzerinde, Ortaçağ Hristiyan dünyasının Yahudilere karşı taşıdığı düşmanlığın açık bir gölgesi vardır; dolayısıyla onu tarafsız bir tarih kaydı gibi okumamak gerekir.

Hikâyeye göre Yahudi bir adam ikonu duvardan indirmiş, aşağılamış ve kirli bir yere atmış.

Daha sonra bir Hristiyan onu bulmuş.

Temizlemiş.

Evine götürüp saygın bir yere yerleştirmiş.

Bir süre sonra ahşaptan yağ akmaya başladığı anlatılmış.

Arculf bu ikonu da gördüğünü söylüyordu.

O dünyanın insanları için bir ikon yalnızca tahtaya yapılmış resim değildi. Ona hakaret edilebilir, saygı gösterilebilir, önünde dua edilebilirdi; anlatının kendi mantığı içinde ikon da bütün bunlara karşılık verebilirdi.

Kutsal imgeler yüzünden imparatorluğu sarsacak büyük kavgalar henüz gelecekteydi.

Arculf gelecekten haber vermiyordu.

Yalnızca yaşadığı çağın insanlarını dinliyordu.

Fakat onların anlattıkları, bir resmin bile nasıl ağır bir anlam taşıyabildiğini gösteriyordu.


Arculf Konstantinopolis’te aylar geçirdi.

Buna rağmen bugün ondan duymayı en çok istediğimiz şeylerin çoğunu hiç anlatmadı.

Ayasofya o şehre geldiğinde yüz yılı aşkın süredir ayaktaydı. Konstantinos’un büyük porfir sütunu forumunda yükseliyordu. Hipodrom oradaydı. Büyük Saray da.

Arculf Ayasofya’ya girdi mi?

Hipodrom’daki kalabalığı gördü mü?

Konstantinos’un sütununun yanından geçti mi?

Bilmiyoruz.

Belki geçti.

Belki defalarca.

Ama bize anlatmadı.

İnsan bir seyyahtan bütün şehri tarif etmesini bekliyor. Oysa insanlar aynı sokaklardan geçip bambaşka şehirler görebilirler.

Bir diplomatın hafızasında kapılar, sıralar ve kabul törenleri kalır. Bir tüccarın gözü iskelelere, pazarlara, fiyatlara gider. Asker surlara bakar.

Hacının haritası başkadır.

Arculf’un Konstantinopolis’i kutsal emanetler, ikonlar, aziz hikâyeleri ve taşın bile hafıza taşıdığına inanılan yerlerle birbirine bağlanıyordu.

Bugün Ayasofya hâlâ yerinde.

Konstantinos’un sütunu da, kararmış ve yüzyılların içinden geçmiş hâliyle Çemberlitaş’ta duruyor.

Şimdi Sultanahmet’ten Çemberlitaş’a doğru yürüdüğümüzde, Arculf’un da görmüş olabileceği bir şehir çizgisinin içinden geçiyoruz.

Fakat bize bunları bırakmadı.

Başka şeyleri hatırladı.

Bir sandık açıldığında yayılan kokuyu.

Mermere gömülmüş on parmağı.

Yerinden kıpırdamayan bir atı.

Belki bir şehri tanımaya çalışırken bunu da unutmamak gerekir.

İstanbul herkese aynı hikâyeyi anlatmaz.


Noel geldiğinde Arculf’un Konstantinopolis’te geçirdiği uzun aylar sona erdi.

Adomnán onun Roma’ya gitmek üzere gemiye bindiğini yazar.

Yolculuğunun bir başka bölümünde Arculf Sicilya’da birkaç gün kaldı. Oradayken denizin açıklarında bir ada ve üzerinde korkutucu bir dağ gördüğünü anlattı. Adomnán ona Vulcan Dağı der.

Arculf’un söylediğine göre dağ geceleri alev, gündüzleri duman çıkarıyordu. Gürültüsü denizin ötesinden duyuluyor, cuma ve cumartesi günleri daha da arttığı söyleniyordu.

Arculf o sesi kendi kulağıyla duyduğunu söyledi.

Sonra yolculuğun izini başka bir yazar devralır.

Bede, yıllar sonra Arculf’un yurduna deniz yoluyla dönmeye çalışırken büyük bir fırtınaya yakalandığını anlatır.

Rüzgâr onu gitmek istediği yere götürmedi.

Gemi Britanya’nın batı kıyılarına sürüklendi.

Ve uzun yolculuğunun sonunda Arculf, Atlantik’in kenarındaki Iona adasına ulaştı.

Orada Adomnán’la karşılaştı.

Başrahip onu dinledi.

Sorular sordu.

Arculf’un anlattıklarını önce tabletlerin üzerine kaydetti; daha sonra bunları parşömene aktardı.

Belki bütün bu hikâyenin en kırılgan noktası da burasıdır.

Bir adam görür, başka insanlardan hikâyeler dinler. Yıllar geçer; hatırlar ve bir başkasına anlatır. O da dinlediklerini seçer, başka bildikleriyle birleştirir ve yazar.

Bütün bir şehrin içinden geriye bazen birkaç cümle kalır.

Adomnán üç kitaplık eserini bitirirken okurundan son bir şey ister.

Arculf için dua etmesini.

Sonra kendi adını da bu ricaya ekler. Kilise işleri her taraftan üzerine yığılırken bu kitabı yazmaya çalışan, kendi sözleriyle “zavallı bir günahkâr” olan Adomnán için de dua edilmesini ister.

Bu satırları Iona’da yazmasının üzerinden on üç yüzyıldan fazla zaman geçti.

Arculf’un gördüğü Konstantinopolis yok artık.

Adomnán’ın dünyası da çoktan geride kaldı.

Ama duası hâlâ bize ulaşıyor.

Benim için dua etmeyi unutmayın.


Bu Hikâyenin Ardındaki Tarih

Arculf kendi elinden çıkmış bağımsız bir seyahatname bırakmadı. Yolculuğunun başlıca kaynağı, Iona Başrahibi Adomnán’ın kaleme aldığı De Locis Sanctis’tir. Adomnán, Arculf’u Galya’dan gelen bir piskopos olarak tanıtır; anlattıklarını dikkatle dinlediğini, önce tabletler üzerine kaydettiğini ve daha sonra parşömene aktardığını söyler.

Ancak De Locis Sanctis bir konuşmanın kelimesi kelimesine kaydı değildir. Adomnán eğitimli bir yazardı ve başka yazılı kaynaklardan da yararlanıyordu. Bu nedenle modern araştırmada hangi bölümlerin Arculf’un doğrudan gözlemlerine, hangilerinin yolculuk sırasında dinlediği hikâyelere, hangilerinin ise Adomnán’ın kendi kaynaklarına ve edebî düzenlemesine ait olduğu tartışılmıştır.

Arculf Konstantinopolis’e ne zaman geldi?

Yolculuğun kesin tarihi kaynakta verilmez. Eski tarihlendirmelerde Arculf’un seyahati yaklaşık 670 yılına yerleştirilmiştir. Denis Meehan’ın daha geç rekonstrüksiyonu Doğu Akdeniz yolculuğunu yaklaşık 679–682 yılları arasına tarihler.

Bu yüzden hikâyede daha geniş ve güvenli olan “7. yüzyılın sonları” ifadesi kullanıldı.

Metnin kesin biçimde söylediği şey, Arculf’un Konstantinopolis’te Paskalya’dan Noel’e kadar kaldığı ve ardından Roma’ya gitmek üzere gemiye bindiğidir.

Şehrin kuruluş hikâyesi

Kaybolan inşaat aletleri anlatısı De Locis Sanctis’in üçüncü kitabında, Konstantinopolis halkından duyulan eski bir gelenek olarak aktarılır.

Metinde önemli bir coğrafi sorun vardır. Konstantinos’un ilk inşa girişiminin bulunduğu Asya tarafındaki yer şaşırtıcı biçimde “Kilikya” olarak adlandırılır. Bunun bir coğrafya hatası mı, aktarım problemi mi olduğu kesin değildir.

Bu nedenle anlatıda kaynak sessizce Khalkedon, Kadıköy veya başka bir yerle düzeltilmedi; yalnızca “Asya tarafı” denildi.

Bu hikâye Konstantinos’un 4. yüzyıldaki gerçek şehir planlamasının kanıtı olarak değil, 7. yüzyıl Konstantinopolislilerinin şehirlerinin kuruluşunu nasıl anlattıklarının bir örneği olarak okunmalıdır.

Kutsal Haç

Adomnán Konstantinopolis’te yuvarlak planlı taş bir kilisede, Gerçek Haç’a ait olduğuna inanılan üç ahşap parçanın saklandığını anlatır. Kilisenin bugünkü kimliği kesin değildir.

Emanet üç gün boyunca ziyarete açılırdı. İlk gün imparator ve askerler, ertesi gün kadınlar, Kutsal Cumartesi günü ise piskopos ve ardından ruhban sınıfı yaklaşırdı. Kaynak ruhbanın bunu “korku ve titreyiş” içinde yaptığını belirtir.

Arculf’un Haç’ı gördüğü ve öptüğü açıkça yazılıdır.

Sandık açıldığında yayıldığı söylenen güzel koku, ahşaptan çıktığına inanılan yağ benzeri sıvı ve bunun şifa verdiği inancı da modern anlatıcının eklediği ayrıntılar değildir; Ortaçağ kaynağının kendi malzemesidir.

Aziz Georgios ve Diospolis

Georgios hakkındaki iki hikâyeyi Arculf Konstantinopolis’teki insanlardan dinlemiştir; ancak olayların geçtiği yer Filistin’deki Diospolis’tir.

İlk anlatıda Arculf’un mermer sütunu kendisinin gördüğü ve kendi on parmağını taş üzerindeki izlere soktuğu söylenir. Mızrağı tasvire saplayan adamın korkması, gözyaşları içinde yalvarması ve tövbe etmesi de kaynakta yer alır.

Atın kanının zemindeki izinin hiçbir şekilde temizlenemediği de anlatının kendi mucize ayrıntılarından biridir.

İkinci hikâyede adam, çok sevdiği atını Georgios’a adamıştır. Geri döndüğünde atı yerine para bırakmaya çalışır; miktarı yirmi altından başlayarak altmış altına kadar çıkarır. Sonunda hem altmış altını hem de başta adadığı atı bırakır.

Hikâyedeki hafif mizah bizim anlatımımıza aittir. Olayların tuhaflığı ise kaynağın kendisindedir.

Meryem ikonu

Meryem ikonu hakkındaki hikâye açık biçimde Yahudi karşıtı bir Ortaçağ Hristiyan polemiği içinde kurulmuştur. Bu nedenle anlatıdaki Yahudi saldırgan figürü, 7. yüzyıl Konstantinopolis Yahudilerinin gerçek davranışları hakkında güvenilir bir tarihsel kanıt gibi okunamaz.

Buna karşılık hikâye, dönemin Hristiyanlarının kutsal imgelere yükleyebildiği anlamları anlamak bakımından önemlidir.

Adomnán, Arculf’un yağ verdiğine inanılan ahşap ikonu gördüğünü söyler.

Sicilya, Roma ve fırtına

Adomnán, Arculf’un Konstantinopolis’ten ayrıldıktan sonra Roma’ya gitmek üzere denize açıldığını açıkça yazar.

De Locis Sanctis ayrıca Arculf’un Sicilya’da birkaç gün kaldığı sırada açık denizdeki bir adada “Vulcan Dağı”nı gördüğünü aktarır. Metin dağın gece alev, gündüz duman çıkardığını; cuma ve cumartesi günleri daha çok gürlediğinin söylendiğini ve Arculf’un bu gürültüyü kendi kulağıyla duyduğunu belirtir. Hikâyede bu ada sessizce bugünkü Vulcano ile özdeşleştirilmedi.

Arculf’un daha sonra bir fırtınayla Britanya’nın batı kıyısına sürüklenmesi ise Adomnán’dan değil, Bede’nin Historia Ecclesiastica Gentis Anglorum adlı eserinin V. kitabının 15. bölümünden gelir.

Bede Roma’dan söz etmez; fırtınayı Arculf’un yurduna deniz yoluyla dönüşü sırasında anlatır.

Adomnán’ın son duası

De Locis Sanctis’in sonunda Adomnán okurlarından Arculf için dua etmelerini ister. Ardından kendi adını da bu ricaya ekler; ağır kilise işleri arasında kitabını tamamlamaya çalışan kendisi için de dua etmeyi ihmal etmemelerini ister.

Hikâyenin finalindeki “Benim için dua etmeyi unutmayın” cümlesi bu ricanın Türkçedeki anlatı karşılığıdır; Adomnán’ın kitabının sonunda gerçekten bıraktığı ses buradan gelir.

Temel Kaynak

Adomnán of Iona, Adamnan’s De Locis Sanctis, ed. ve çev. Denis Meehan, Scriptores Latini Hiberniae 3, 2. bs. (Dublin: Dublin Institute for Advanced Studies, 1983).

Latin metin ve Meehan’ın İngilizce çevirisi University College Cork’un CELT — Corpus of Electronic Texts projesinde elektronik olarak yayımlanmıştır.

Bede, Historia Ecclesiastica Gentis Anglorum, V.15.

James Rose Macpherson, The Pilgrimage of Arculfus in the Holy Land: About the Year A.D. 670 (Palestine Pilgrims’ Text Society, 1889).

Thomas O’Loughlin, Adomnán and the Holy Places: The Perceptions of an Insular Monk on the Locations of the Biblical Drama (London and New York: T&T Clark, 2007).

David Woods, “Arculf’s Luggage: The Sources for Adomnán’s De Locis Sanctis,” Ériu 52 (2002), 25–52.

Ora Limor, “Pilgrims and Authors: Adomnán’s De Locis Sanctis and Hugeburc’s Hodoeporicon Sancti Willibaldi,” Revue Bénédictine 114.2 (2004), 253–275.

Rodney Aist, “Adomnán, Arculf and the Source Material of De Locis Sanctis,” in Adomnán of Iona: Theologian, Lawmaker, Peacemaker (Dublin: Four Courts Press, 2010), 162–180.

Diğer İstanbul Hikâyelerini keşfetmek için Hikâyeler sayfasına göz atabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir